Düşünceler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Düşünceler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2013 Cuma


Ne Kadar Özgürüz?

Her yerde “Özgürlükten” dem vuruluyor.  Evde, işte, tatilde, sosyal ortamlarda sıkça bu kavramdan bahsedildiğini duyuyoruz. İstesek de istemesek de kulağımızda bu kelime hep yankılanıp duruyor. Ama çoğumuz bu kelimenin gerçekte ne ifade ettiği hakkında pek fazla bilgiye sahip değiliz. Peki özgürlük;
Reklamlarda bahsedildiği gibi seçtiğimiz araba markası mıdır?
Dağların en tepe noktasına tırmanan sırt çantalı kızın hali midir?
Ailesine karşı gelip, kendi istediğini yapan kişinin ahvali midir?

Özgürlük, istediğimiz arabayı alabilmek, sırt çantasıyla dağlara tırmanabilmek veya herkese karşı gelerek istediğini yapmak değildir.

Peki, gerçekten nedir özgürlük?

Yapabilme gücün olan her şeyin tersini yapabilir olmaktır. Vazgeçebilmektir. Özgürlüğün sınırı vazgeçememe noktasıdır der Deneyimsel Öğreti.  Vazgeçebileceğin ama vazgeçmediğin, yapabileceğin ama yapmadığın, kızabileceğin ama kızmadığın, sahip olacakken sahip olmadığın, terk edecekken terk etmediğindir özgürlük.  Her şeyi kaybedince ya da her şey bitince yeniden başlayabilmektir. Düşünce tek başına ayağa kalkabilmektir. Hastalanınca, şimdi ne yapmalıyım diye düşünebilmektir. Yani çözüm üretebilmektir.

Bağımlılıklarımızı özgürlük zannediyoruz: İstediğimiz yerde yiyip içmeyi, sürekli tüketmeyi, zevklerimizi sınırsızca yaşıyor olmayı özgürlük zannediyor olabiliriz. Yani aslında bağımlılıklarımızı özgürlük zannediyor olabiliriz. Oysaki insan bunlara hiç ihtiyaç duymadığında özgürdür. Yani bir yemeğin yanında içecek içmeyi alışkanlık haline getirmişse kişi, içeceksiz yemekten keyif alamıyorsa artık o konuda özgür değildir. Yani bağımlıdır. Bir şeyi içmesi değil, içmiyor olmasıdır özgürlük. Alışveriş yaparak kendisini mutlu hisseden bir kişi, para harcamayı özgürlük zannediyor olabilir. Oysa alışverişe gerek duymadan keyfinin yerinde olabilmesidir özgürlük. Yani kişinin ihtiyaçlarının az olması halidir. Ki bunun için üretime ihtiyaç vardır.

Tibet’e gidip yoksunluğun içinde yoksun davranmak kolaydır. Ama “Şehir Hayat’ının” tam ortasında yoksun davranabilmek insanın ne kadar özgür olduğuyla alakalıdır. Varken yoku yaşayabilmektir.  En acıktığın zaman bile lokmanı başkasına verebilmektir. Oturup keyif yapabilecekken, üretime devam edebilmektir. Bizler kendimize yetebilecek, tek başımıza ayakta durabilecek marifetlere sahip olabilirsek ancak özgür olabiliriz. Becerilerimizi arttırarak marifetleniriz. Annemiz çayımızı ayağımıza getirirken, babamız cebimize para koyarken özgür olamayız. Bize yapılan her hizmette, her aldığımız bedelle bir pranga daha ekleriz kendimize. Kendimizden değil hep başkasından bekler hale geliriz. Biz üretmeyi bilmeyenlerden oluruz. Hazıra konup, tüketenlerden oluruz.

Bizler nasıl özgür oluruz?
Özgür olmak insanın yapıp ettikleriyle gelen bir ikramiyedir. Bizler bedel ödeyerek marifetleniriz. Annemizin getireceği çayı beklemek yerine, çay demlemeyi öğrenirsek özgürleşiriz. Babamızın cebimize koyacağı parayı beklemek yerine, nasıl para kazanabileceğimizi çözdüğümüzde özgürleşiriz. Beklentilerimizi kendimizden beklemeye başladığımızda özgürleşiriz. Veresiye yaşamayı bırakıp, alacaklı olarak yaşadığımızda özgürleşiriz.

Ve unutmayalım ki arpa ekilen tarladan, buğday bekleyemeyiz. Ektiğimizi biçeriz. Ektiğimiz bedelimiz olursa ürünümüz özgürlük olur.

Haber: Deneyimsel Tasarım Öğretisi
Yazan: Yeşim Hoşer
donusumkonagi.net


Ne Kadar Özgürüz?

Her yerde “Özgürlükten” dem vuruluyor.  Evde, işte, tatilde, sosyal ortamlarda sıkça bu kavramdan bahsedildiğini duyuyoruz. İstesek de istemesek de kulağımızda bu kelime hep yankılanıp duruyor. Ama çoğumuz bu kelimenin gerçekte ne ifade ettiği hakkında pek fazla bilgiye sahip değiliz. Peki özgürlük;
Reklamlarda bahsedildiği gibi seçtiğimiz araba markası mıdır?
Dağların en tepe noktasına tırmanan sırt çantalı kızın hali midir?
Ailesine karşı gelip, kendi istediğini yapan kişinin ahvali midir?

Özgürlük, istediğimiz arabayı alabilmek, sırt çantasıyla dağlara tırmanabilmek veya herkese karşı gelerek istediğini yapmak değildir.

Peki, gerçekten nedir özgürlük?

Yapabilme gücün olan her şeyin tersini yapabilir olmaktır. Vazgeçebilmektir. Özgürlüğün sınırı vazgeçememe noktasıdır der Deneyimsel Öğreti.  Vazgeçebileceğin ama vazgeçmediğin, yapabileceğin ama yapmadığın, kızabileceğin ama kızmadığın, sahip olacakken sahip olmadığın, terk edecekken terk etmediğindir özgürlük.  Her şeyi kaybedince ya da her şey bitince yeniden başlayabilmektir. Düşünce tek başına ayağa kalkabilmektir. Hastalanınca, şimdi ne yapmalıyım diye düşünebilmektir. Yani çözüm üretebilmektir.

Bağımlılıklarımızı özgürlük zannediyoruz: İstediğimiz yerde yiyip içmeyi, sürekli tüketmeyi, zevklerimizi sınırsızca yaşıyor olmayı özgürlük zannediyor olabiliriz. Yani aslında bağımlılıklarımızı özgürlük zannediyor olabiliriz. Oysaki insan bunlara hiç ihtiyaç duymadığında özgürdür. Yani bir yemeğin yanında içecek içmeyi alışkanlık haline getirmişse kişi, içeceksiz yemekten keyif alamıyorsa artık o konuda özgür değildir. Yani bağımlıdır. Bir şeyi içmesi değil, içmiyor olmasıdır özgürlük. Alışveriş yaparak kendisini mutlu hisseden bir kişi, para harcamayı özgürlük zannediyor olabilir. Oysa alışverişe gerek duymadan keyfinin yerinde olabilmesidir özgürlük. Yani kişinin ihtiyaçlarının az olması halidir. Ki bunun için üretime ihtiyaç vardır.

Tibet’e gidip yoksunluğun içinde yoksun davranmak kolaydır. Ama “Şehir Hayat’ının” tam ortasında yoksun davranabilmek insanın ne kadar özgür olduğuyla alakalıdır. Varken yoku yaşayabilmektir.  En acıktığın zaman bile lokmanı başkasına verebilmektir. Oturup keyif yapabilecekken, üretime devam edebilmektir. Bizler kendimize yetebilecek, tek başımıza ayakta durabilecek marifetlere sahip olabilirsek ancak özgür olabiliriz. Becerilerimizi arttırarak marifetleniriz. Annemiz çayımızı ayağımıza getirirken, babamız cebimize para koyarken özgür olamayız. Bize yapılan her hizmette, her aldığımız bedelle bir pranga daha ekleriz kendimize. Kendimizden değil hep başkasından bekler hale geliriz. Biz üretmeyi bilmeyenlerden oluruz. Hazıra konup, tüketenlerden oluruz.

Bizler nasıl özgür oluruz?
Özgür olmak insanın yapıp ettikleriyle gelen bir ikramiyedir. Bizler bedel ödeyerek marifetleniriz. Annemizin getireceği çayı beklemek yerine, çay demlemeyi öğrenirsek özgürleşiriz. Babamızın cebimize koyacağı parayı beklemek yerine, nasıl para kazanabileceğimizi çözdüğümüzde özgürleşiriz. Beklentilerimizi kendimizden beklemeye başladığımızda özgürleşiriz. Veresiye yaşamayı bırakıp, alacaklı olarak yaşadığımızda özgürleşiriz.

Ve unutmayalım ki arpa ekilen tarladan, buğday bekleyemeyiz. Ektiğimizi biçeriz. Ektiğimiz bedelimiz olursa ürünümüz özgürlük olur.

Haber: Deneyimsel Tasarım Öğretisi
Yazan: Yeşim Hoşer
donusumkonagi.net


Erkekler, Albenilerinizi Artırın!

Karşı cinsi etkilemenin ve etkileyici insan olmanın formülleri insanların ilgisini çeken konulardan biri olmuştur. O’nu nasıl hayran bırakabilirim? Benden hoşlanmasını nasıl sağlayabilirim? sorusu birçok insanın zihnini meşgul eden konulardan biri... ve birçok insanın da zaafı olan konulardan biri… O sebepten konuyla ilgili doğru-yanlış düşünmeden verilen her tavsiyeye aldanabiliyor insan bazen… Bazılarımızda kendi çözümümüzü kendimiz bulmaya çalışanlardanız…
Peki, gerçekten karşı cinsi etkilemede işe yarayan stratejiler neler olabilir? Etkileyici insanın özellikleri nelerdir?

Erkeklerle başlayalım…

Gerçekte bir erkeği etkileyici yapan nedir?

Parfümler, bakım ürünleri, kıyafetler, son model bir araba ve para… Bir erkeği çekici yapmak için yeterli mi? Yoksa kazanılması gereken başka özellikler mi var?

Deneyimsel Tasarım Öğretisi etkileyici erkek ve kadın olmanın yasalarından bahsederken erkeklerle ilgili şu gerçekleri deşifre ediyor;

Güç Unsuru: Erkeği erkeksi yapan en temel özellik güç’tür. Yani, hedefe ulaşabilme potansiyeline ne kadar sahip olduğudur… İki türlü güce sahip olabilir bir erkek;

Somut Güç: Yani fiziksel olarak bir erkeğin kuvvetli olması, ağır taşıyabilmesi, bir engeli kaldırabilmesi, güce ihtiyaç olan bir konuda problemi halledebilmesi o erkeği erkeksi yapar. Bir erkeğin güçle ilgili fiziksel değerlere sahip olması çekicidir. Erkeklerin fiziksel güç konusundaki marifetleri bu konuda bedel ödedikçe artar. Fiziksel güç gerektiren konuda erkek, rol aldıkça, kendisini gösterdikçe daha erkeksi hissetmeye başlıyor. Klişe gibi görünse bile işin gerçeği bu; Örneğin,  taşınması gereken ağır bir eşyayı taşıdığında, tamirat işlerinde sorumluluk aldıkça bu konuda bedel ödemiş oluyor. Eskiden daha fazla erkeksi sorumluluk alabilme imkanı vardı bir erkek için, öyle ki erkek evini bile kendisi yapabiliyordu. Bugün güç gerektiren konularda ödeyecek bedel bulabilmek zor çünkü birçok konuda her işimiz ya teknolojiyle ya da başkalarıyla halloluyor. Bu da erkeklerimizin rahatlık tuzağına düşmesine ve dününden daha güçsüzleşmesine sebep olabiliyor.

Gelelim konuşmaktan hoşlanmadığımız “para” konusuna… Erkeğin parası varsa çekiciliği gerçekten artıyor mu?
Bir erkekten parası için etkilenen kadınların olmasını çoğu zaman ayıplarız ancak baktığınız zaman satın alabilme gücünü temsil eden “para” da erkeğin güçlü algılanmasına sebep olan somut göstergelerden biri… Bir üst aşaması ise somut değil soyut olan değere sahip olmak; Yani, paranın miktarından ziyade erkeğin para kazanma becerisine, ailesini geçindirme becerisine sahip olması, nereye giderse gitsin kazanabilmesi, her şeyini kaybetse bile yeniden kazanabilecek marifete sahip olabilmesi soyut anlamda onu çekici yapıyor.

Soyut Güç:  Gücün ruhsal boyuttaki karşılığı… Yani, bir erkeğin ahlakı, merhameti, problem çözebilmesi, iletişimi, yönetme becerisi, otoritesi, kararlılığı, azmi, çalışkanlığı, hakimiyeti, duygusal dayanıklılığı, onu erkeksi ve etkileyici yapan soyut boyuttaki güç değerlerinden bazıları…

Çalışkanlığı: Erkeğin üretimin içinde olması, çalışıyor olması, bedel ödüyor olması önemli…
Neden?
Çünkü çalışmayan erkek başkalarından beklemeye başlıyor. Çalışmadıkça şikayet etmesi ve asabiyeti artıyor. Erkeğin yapısı alan el olmaya müsait değil bu onu komplekse sokuyor, daha ezik hissetmesine sebep oluyor. Dolayısıyla ailesini geçindirme konusunda bedel ödemekten şikayet eden, çalışmayan, tembel ve miskin bir erkek çekici olmaktan uzak... Çünkü kadınlar kendisinden daha güçlü bir erkek istiyor. Erkeğin çalışmadığı, kadının çalıştığı ve kadının erkeğe baktığı bir ilişkide o erkek erkeksi ve güçlü olmaktan uzaklaşıyor. Çalışmadığı için rahatlığa alışıyor ve daha yorgun, daha miskin, daha çok uykuya ihtiyacı olan birine dönüşüyor. Erkek evine baktıkça, evini geçindirdikçe, çalıştıkça daha enerjik ve daha erkeksi olmaya başlıyor. Bu yüzden erkeklerin mutlaka çalışıyor olması gerekiyor.

Karşı Cinsle İlişkilerde Ahlaklı Olması: Cinsellikten açıkça bahseden ve bu konuda teklifvari olan, cinsel içerikli şakalar yapan, kadına bakışlarında ileri giden erkek çekici olmaktan uzak düşüyor. Aksine bakışlarını sakınan, cinsellik ima edebilecek herhangi bir aktarımdan sakınan erkek kadın için çekici olmaya başlıyor. Erkeğin etkilemek istediği kadına karşı ilgisi ne kadar canlı olursa ve ona rağmen cinsellikle ilgili beklentisi olmadığında etkileyici olmaya başlıyor.

Hoş Davranması: Erkeğin ilişkide kadınına karşı hoş davranması, eşiyle şakalaşması, onun yüzünü güldürmesi, gönlünü alması önemlidir. Çünkü erkek, kadınını kazanmaya çalıştıkça ve onu kendisine hayran bıraktıkça daha erkeksi hisseder… Kadınını sadece cinsellik söz konusu olduğunda hatırlaması ve cinsellik sonrasında unutması erkeğe yakışan bir davranış stili değildir. Bu genel tanımıyla; Kendi ihtiyacı olduğunda karşısındakiyle samimi olup, ihtiyacı gittiğinde de karşısındakine yüz çevirmeye benzer. Böyle bir davranış stili de erkeksi değildir.

Otoritesi: Her kadın kendisinden güçlü erkekten etkilenir ve sözünü dinleme isteği uyandıran erkekten hoşlanır. Kadın, ilişkide erkeğin yön vermesini ister. O yüzden nereye gidelim? Nasıl yapalım? Sorularını bir erkeğin kadına soruyor olması kadınların hoşuna gitmiyor. Nereye gidileceğini, ne yapılacağını, problem anında nasıl hareket edilmesi gerektiğini bilen erkek kadın için çekici… Erkek ilişkide otoritesi, yani yön verme marifeti varsa etkileyici oluyor. Tabi, otoriteyle zalimliği/ zorbalığı birbirine karıştırmamak gerekiyor; otorite zalimlik demek değildir, zalimlik gücünü karşısındakine eziyet etmekte kullanmaktır. Otorite ise yön veren, o konuda hangi durumda ne yapılması gerektiğini bilen demektir.

Gerektiğinde Sert ve Merhametli Olması: Eskiden olduğu gibi, erkeğin mazlumun yanında olması ve zalime karşı zorlu olması onu etkileyici yapan unsurlardan biri… Haksızlık yapıp zorbalık yapanlara karşı sert olması bir erkeğe kahramanvari bir hava katıyor. Haksızlığa göz yuman, zalimlik yapanın karşısında ezilen, zalime yumuşak davranan bir erkek de puan kaybediyor.  Nerede merhametli nerede celalli olması gerektiğini bilen bir erkek bu iki zıt özelliği doğru yerde kullandıkça gerçek anlamda etkili olmaya başlıyor.

Bütün bunlar bir erkeği daha erkeksi ve daha güçlü yapan unsurlar. Karşı cinsi etkilemekle birlikte, bir erkeğin kendisini güçlendirmek için bu özellikleri kazanmaya başlaması daha önemli. Bu özellikleri kazandıkça zaten doğal olarak istese de istemese de karşı cins üzerinde çekiciliği artmaya başlıyor.

Haber: Deneyimsel Tasarım Öğretisi
donusumkonagi.net


Erkekler, Albenilerinizi Artırın!

Karşı cinsi etkilemenin ve etkileyici insan olmanın formülleri insanların ilgisini çeken konulardan biri olmuştur. O’nu nasıl hayran bırakabilirim? Benden hoşlanmasını nasıl sağlayabilirim? sorusu birçok insanın zihnini meşgul eden konulardan biri... ve birçok insanın da zaafı olan konulardan biri… O sebepten konuyla ilgili doğru-yanlış düşünmeden verilen her tavsiyeye aldanabiliyor insan bazen… Bazılarımızda kendi çözümümüzü kendimiz bulmaya çalışanlardanız…
Peki, gerçekten karşı cinsi etkilemede işe yarayan stratejiler neler olabilir? Etkileyici insanın özellikleri nelerdir?

Erkeklerle başlayalım…

Gerçekte bir erkeği etkileyici yapan nedir?

Parfümler, bakım ürünleri, kıyafetler, son model bir araba ve para… Bir erkeği çekici yapmak için yeterli mi? Yoksa kazanılması gereken başka özellikler mi var?

Deneyimsel Tasarım Öğretisi etkileyici erkek ve kadın olmanın yasalarından bahsederken erkeklerle ilgili şu gerçekleri deşifre ediyor;

Güç Unsuru: Erkeği erkeksi yapan en temel özellik güç’tür. Yani, hedefe ulaşabilme potansiyeline ne kadar sahip olduğudur… İki türlü güce sahip olabilir bir erkek;

Somut Güç: Yani fiziksel olarak bir erkeğin kuvvetli olması, ağır taşıyabilmesi, bir engeli kaldırabilmesi, güce ihtiyaç olan bir konuda problemi halledebilmesi o erkeği erkeksi yapar. Bir erkeğin güçle ilgili fiziksel değerlere sahip olması çekicidir. Erkeklerin fiziksel güç konusundaki marifetleri bu konuda bedel ödedikçe artar. Fiziksel güç gerektiren konuda erkek, rol aldıkça, kendisini gösterdikçe daha erkeksi hissetmeye başlıyor. Klişe gibi görünse bile işin gerçeği bu; Örneğin,  taşınması gereken ağır bir eşyayı taşıdığında, tamirat işlerinde sorumluluk aldıkça bu konuda bedel ödemiş oluyor. Eskiden daha fazla erkeksi sorumluluk alabilme imkanı vardı bir erkek için, öyle ki erkek evini bile kendisi yapabiliyordu. Bugün güç gerektiren konularda ödeyecek bedel bulabilmek zor çünkü birçok konuda her işimiz ya teknolojiyle ya da başkalarıyla halloluyor. Bu da erkeklerimizin rahatlık tuzağına düşmesine ve dününden daha güçsüzleşmesine sebep olabiliyor.

Gelelim konuşmaktan hoşlanmadığımız “para” konusuna… Erkeğin parası varsa çekiciliği gerçekten artıyor mu?
Bir erkekten parası için etkilenen kadınların olmasını çoğu zaman ayıplarız ancak baktığınız zaman satın alabilme gücünü temsil eden “para” da erkeğin güçlü algılanmasına sebep olan somut göstergelerden biri… Bir üst aşaması ise somut değil soyut olan değere sahip olmak; Yani, paranın miktarından ziyade erkeğin para kazanma becerisine, ailesini geçindirme becerisine sahip olması, nereye giderse gitsin kazanabilmesi, her şeyini kaybetse bile yeniden kazanabilecek marifete sahip olabilmesi soyut anlamda onu çekici yapıyor.

Soyut Güç:  Gücün ruhsal boyuttaki karşılığı… Yani, bir erkeğin ahlakı, merhameti, problem çözebilmesi, iletişimi, yönetme becerisi, otoritesi, kararlılığı, azmi, çalışkanlığı, hakimiyeti, duygusal dayanıklılığı, onu erkeksi ve etkileyici yapan soyut boyuttaki güç değerlerinden bazıları…

Çalışkanlığı: Erkeğin üretimin içinde olması, çalışıyor olması, bedel ödüyor olması önemli…
Neden?
Çünkü çalışmayan erkek başkalarından beklemeye başlıyor. Çalışmadıkça şikayet etmesi ve asabiyeti artıyor. Erkeğin yapısı alan el olmaya müsait değil bu onu komplekse sokuyor, daha ezik hissetmesine sebep oluyor. Dolayısıyla ailesini geçindirme konusunda bedel ödemekten şikayet eden, çalışmayan, tembel ve miskin bir erkek çekici olmaktan uzak... Çünkü kadınlar kendisinden daha güçlü bir erkek istiyor. Erkeğin çalışmadığı, kadının çalıştığı ve kadının erkeğe baktığı bir ilişkide o erkek erkeksi ve güçlü olmaktan uzaklaşıyor. Çalışmadığı için rahatlığa alışıyor ve daha yorgun, daha miskin, daha çok uykuya ihtiyacı olan birine dönüşüyor. Erkek evine baktıkça, evini geçindirdikçe, çalıştıkça daha enerjik ve daha erkeksi olmaya başlıyor. Bu yüzden erkeklerin mutlaka çalışıyor olması gerekiyor.

Karşı Cinsle İlişkilerde Ahlaklı Olması: Cinsellikten açıkça bahseden ve bu konuda teklifvari olan, cinsel içerikli şakalar yapan, kadına bakışlarında ileri giden erkek çekici olmaktan uzak düşüyor. Aksine bakışlarını sakınan, cinsellik ima edebilecek herhangi bir aktarımdan sakınan erkek kadın için çekici olmaya başlıyor. Erkeğin etkilemek istediği kadına karşı ilgisi ne kadar canlı olursa ve ona rağmen cinsellikle ilgili beklentisi olmadığında etkileyici olmaya başlıyor.

Hoş Davranması: Erkeğin ilişkide kadınına karşı hoş davranması, eşiyle şakalaşması, onun yüzünü güldürmesi, gönlünü alması önemlidir. Çünkü erkek, kadınını kazanmaya çalıştıkça ve onu kendisine hayran bıraktıkça daha erkeksi hisseder… Kadınını sadece cinsellik söz konusu olduğunda hatırlaması ve cinsellik sonrasında unutması erkeğe yakışan bir davranış stili değildir. Bu genel tanımıyla; Kendi ihtiyacı olduğunda karşısındakiyle samimi olup, ihtiyacı gittiğinde de karşısındakine yüz çevirmeye benzer. Böyle bir davranış stili de erkeksi değildir.

Otoritesi: Her kadın kendisinden güçlü erkekten etkilenir ve sözünü dinleme isteği uyandıran erkekten hoşlanır. Kadın, ilişkide erkeğin yön vermesini ister. O yüzden nereye gidelim? Nasıl yapalım? Sorularını bir erkeğin kadına soruyor olması kadınların hoşuna gitmiyor. Nereye gidileceğini, ne yapılacağını, problem anında nasıl hareket edilmesi gerektiğini bilen erkek kadın için çekici… Erkek ilişkide otoritesi, yani yön verme marifeti varsa etkileyici oluyor. Tabi, otoriteyle zalimliği/ zorbalığı birbirine karıştırmamak gerekiyor; otorite zalimlik demek değildir, zalimlik gücünü karşısındakine eziyet etmekte kullanmaktır. Otorite ise yön veren, o konuda hangi durumda ne yapılması gerektiğini bilen demektir.

Gerektiğinde Sert ve Merhametli Olması: Eskiden olduğu gibi, erkeğin mazlumun yanında olması ve zalime karşı zorlu olması onu etkileyici yapan unsurlardan biri… Haksızlık yapıp zorbalık yapanlara karşı sert olması bir erkeğe kahramanvari bir hava katıyor. Haksızlığa göz yuman, zalimlik yapanın karşısında ezilen, zalime yumuşak davranan bir erkek de puan kaybediyor.  Nerede merhametli nerede celalli olması gerektiğini bilen bir erkek bu iki zıt özelliği doğru yerde kullandıkça gerçek anlamda etkili olmaya başlıyor.

Bütün bunlar bir erkeği daha erkeksi ve daha güçlü yapan unsurlar. Karşı cinsi etkilemekle birlikte, bir erkeğin kendisini güçlendirmek için bu özellikleri kazanmaya başlaması daha önemli. Bu özellikleri kazandıkça zaten doğal olarak istese de istemese de karşı cins üzerinde çekiciliği artmaya başlıyor.

Haber: Deneyimsel Tasarım Öğretisi
donusumkonagi.net


Eşya Obezitesi

Evlerimizde giderek daha fazla dolaba ihtiyaç duyar hale geldik. Yatak odasındaki yetmedi, koridora, o da olmadı, oturma odasına. Buzdolaplarına sığamadık. Çekmeceler yetmedi? Bir o kadar fazlalığı bir yerlere sıkıştırma telaşı, bunun yanı sıra bitmek tükenmek bilmeyen ihtiyaçlar. İyi de bu eşya obezitesinin önüne geçebilmenin bir yolu, yöntemi yok mu?

Deneyimsel öğreti der ki çok olan insana temas etmez. Yani azın bereketi vardır, çok olanın değil. İnsan bir tüketimle aldığı keyfi miktarı artırarak çoğaltabileceği yanılgısına düşer. Oysa işin aslı hiç de sanıldığı gibi değildir.

İhtiyaç dediğin nedir ki? İhtiyaç hissi kişiden kişiye değişmektedir. İnsanların tatmin düzeyleri tatmin olabilme marifetleriyle ilgilidir der Deneyimsel Öğreti. Yani bir insan 2000 liralık kazancı ile kendisini zengin hissedebilirken kimileri 15000 kazanıp fakir gibi yaşayabilmektedir. 3 kazağa sahip olmak birileri için yeterli olabilirken birileri için çekmeceler dolusu olması yetersizlik hissi veriyor olabilir. Daha fazla satın almak, tüketmek insanda doygunluk hissi oluşturmaz. Her tüketimimiz giderek azalan sürelerle yeni açlık hissine sebebiyet verir. İhtiyaç olan şey malzemeyi artırmak değil, tatmin olabilme marifetini artırmaktır.

Üretim odaklı bir yaşam: İnsanın doğası hizmet almaya alıştıkça bozulur. Oysa evde, işte, ailesinde üretime yönelik yaşamı olan kişiler fiziken daha yorgun olsalar da ruhen daha doyumludurlar. Yaşam alanlarımızı gözden geçirip üretime yönelmek tüketimi azaltır.

Sadeleştir, sadeleştir, sadeleştir: İnsan, ”evimde, dolaplarımda kullanılmayan nelerim var?“ diye düşünüp ayıklama işine giriştiğinde farkedebilir ki evi bir yaşam alanından ziyade depo haline gelmiş. Alın elinize kutuları, torbaları, kullanmadıklarınızı ayırın. Yaşam alanlarınızı sadeleştirin. Dolabınızda duran ve hiç kullanmadığınızı farkettiklerinizi ihtiyaç sahiplerine verin.

Az olan değerlidir: Anlık toplamalara bazılarımız alışığızdır. Bir heves başlarız düzenlemeye. Bundan sonra böyle yaşayacağım deriz belki. Sonra kısa bir süre sonra eski alışkanlıklarımıza döneriz. İnsanın yaptığı değişimlerde istikrarı yakalaması önemlidir. O sebeple önce zihnin, azın kıymetli olduğunu farketmeye ihtiyacı vardır. Sevdiğiniz için evinizde bol tükettiğiniz bir şey belirleyin. Örneğin dergi, kalem, bardak, çarşaf, ayakkabı, saat, kitap veya bu şey sizin için her ne ise. Bunlardan bir tanesini kendinize hedef olarak seçin. Sadece 1 ya da en fazla 2 tanesini ayırıp kalanını başkalarına verin. Ve sonra ondan nasıl ve ne kadar faydalandığınızı gözleyin. Eğer bu süre içerisinde verdikleriniz yerine yenilerini almadıysanız azın bereketini siz de fakedenlerden olabilirsiniz.

Haber: Deneyimsel Tasarım Öğretisi
donusumkonagi.net


Eşya Obezitesi

Evlerimizde giderek daha fazla dolaba ihtiyaç duyar hale geldik. Yatak odasındaki yetmedi, koridora, o da olmadı, oturma odasına. Buzdolaplarına sığamadık. Çekmeceler yetmedi? Bir o kadar fazlalığı bir yerlere sıkıştırma telaşı, bunun yanı sıra bitmek tükenmek bilmeyen ihtiyaçlar. İyi de bu eşya obezitesinin önüne geçebilmenin bir yolu, yöntemi yok mu?

Deneyimsel öğreti der ki çok olan insana temas etmez. Yani azın bereketi vardır, çok olanın değil. İnsan bir tüketimle aldığı keyfi miktarı artırarak çoğaltabileceği yanılgısına düşer. Oysa işin aslı hiç de sanıldığı gibi değildir.

İhtiyaç dediğin nedir ki? İhtiyaç hissi kişiden kişiye değişmektedir. İnsanların tatmin düzeyleri tatmin olabilme marifetleriyle ilgilidir der Deneyimsel Öğreti. Yani bir insan 2000 liralık kazancı ile kendisini zengin hissedebilirken kimileri 15000 kazanıp fakir gibi yaşayabilmektedir. 3 kazağa sahip olmak birileri için yeterli olabilirken birileri için çekmeceler dolusu olması yetersizlik hissi veriyor olabilir. Daha fazla satın almak, tüketmek insanda doygunluk hissi oluşturmaz. Her tüketimimiz giderek azalan sürelerle yeni açlık hissine sebebiyet verir. İhtiyaç olan şey malzemeyi artırmak değil, tatmin olabilme marifetini artırmaktır.

Üretim odaklı bir yaşam: İnsanın doğası hizmet almaya alıştıkça bozulur. Oysa evde, işte, ailesinde üretime yönelik yaşamı olan kişiler fiziken daha yorgun olsalar da ruhen daha doyumludurlar. Yaşam alanlarımızı gözden geçirip üretime yönelmek tüketimi azaltır.

Sadeleştir, sadeleştir, sadeleştir: İnsan, ”evimde, dolaplarımda kullanılmayan nelerim var?“ diye düşünüp ayıklama işine giriştiğinde farkedebilir ki evi bir yaşam alanından ziyade depo haline gelmiş. Alın elinize kutuları, torbaları, kullanmadıklarınızı ayırın. Yaşam alanlarınızı sadeleştirin. Dolabınızda duran ve hiç kullanmadığınızı farkettiklerinizi ihtiyaç sahiplerine verin.

Az olan değerlidir: Anlık toplamalara bazılarımız alışığızdır. Bir heves başlarız düzenlemeye. Bundan sonra böyle yaşayacağım deriz belki. Sonra kısa bir süre sonra eski alışkanlıklarımıza döneriz. İnsanın yaptığı değişimlerde istikrarı yakalaması önemlidir. O sebeple önce zihnin, azın kıymetli olduğunu farketmeye ihtiyacı vardır. Sevdiğiniz için evinizde bol tükettiğiniz bir şey belirleyin. Örneğin dergi, kalem, bardak, çarşaf, ayakkabı, saat, kitap veya bu şey sizin için her ne ise. Bunlardan bir tanesini kendinize hedef olarak seçin. Sadece 1 ya da en fazla 2 tanesini ayırıp kalanını başkalarına verin. Ve sonra ondan nasıl ve ne kadar faydalandığınızı gözleyin. Eğer bu süre içerisinde verdikleriniz yerine yenilerini almadıysanız azın bereketini siz de fakedenlerden olabilirsiniz.

Haber: Deneyimsel Tasarım Öğretisi
donusumkonagi.net

50 dolara insanların alınıp satıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyayı, insanı, içimizdeki karanlık yandan ibaret sayanlar üretti. Biz böyle bir dünyada yaşamaktan utanıyoruz. Modern köleliğin olmadığı bir dünya mümkündür, biz bu dünyanın rüyasını uyanıkken de görmek istiyoruz.

stanbul’un en işlek semtlerinden birisi. Ülkemizde sadece sekiz saat kalacak yabancı turizm acentelerinden birisine giriyor ve şu soruyu soruyor: “Bir kız satın almak istiyorum, bana yardımcı olabilir misiniz?” Soru hiç garip karşılanmıyor. Hemen birkaç telefon görüşmesi yapılıyor ve yabancının isteğini karşılayacak süreç başlıyor. Aynı yabancının Bükreş’teki benzer isteği ise İstanbul’daki kadar uzamıyor. Gördüğü muameleden tir tir titreyen bir engelli kadın getiriliyor, buna karşılık istenen ikinci el araba fiyatından daha az bir miktar. Haiti’de aynı talep çok daha hızlı karşılanıyor. Teklif edilen dokuz yaşında bir kız çocuğu. Fiyat ise sadece 50 dolar. Hindistan’da üç nesildir karın tokluğuna köle olarak çalıştırılan adama göre pahalı ama… Yine aynı bölgede açlık korkusu ile oğlunu satan kadına göre de ucuz sayılmaz sonra...*

Ne kadar farkındasın bilmem ama böyle bir dünyada yaşıyoruz. İnsanın hala bir meta gibi alınıp satıldığı bir dünya burası… Sana gözlerinin hayretle açılmış olduğunu farz ederek yazıyorum. Gözlerin kocaman, değil mi? Yüreğinde sıkışma var, değil mi? Bunu ümit etmek istiyorum. Bu tabloyu normal görmemelisin. Bu sıradan bir şey değil, kardeşim. Bunu sıradan görmemelisin. Yumrukların sıkılmalı farkında olmadan. Dişlerin gıcırdamalı. “Ne oluyoruz” demelisin. Başını ellerinin arasına alıp düşünmelisin…

Biz zaten bunun için geldik dünyaya, biliyor musun? Düşünmek, akletmek ve harekete geçmek için… Bize, kim olduğumuzu, bu dünyaya niye geldiğimizi ve buradan nasıl gitmemizi öğreten kitabımız, bakıp, görüp, ibret almamızı istiyor. Şahitler olmamızı istiyor. Kitabı gönderenin ve kitabı bize bildirenin yeryüzündeki şahitleri olmalıyız. Şahitlik, görmek, duymak, idrak etmek, sonra da tasdik etmek demek… Ne gördün, ne duydun, neye şahit oldun, bir baksana! Nasıl bir tabloya şahit olduğunun ve bunun ne anlama geldiğinin farkında mısın?

Böyle bir dünyada yaşamaktan utanmalısın, kardeşim. Biz böyle bir dünyada yaşayalım diye gelmedik. Biz insanın insana köle olmadığı/yapılmadığı bir dünya kurmak için geldik. Evet, biz dünyayı yeniden kurmak için geldik dünyaya. Halife olmak, vekil olmak bu, biliyor musun? Allah adına, Allah için, Rabbani işler yapmak demek halifelik… O’na naip olmak demek… O’nun adına, O’nun yarattıkları üzerinde tasarrufta bulunmak demek… Biz bunun için geldik dünyaya. O’nun istediği gibi yaşayalım ve O’nun istediği gibi yaşatalım diye… İyilik hâkim olsun, kötülük kalmasın diye… Dünya adaletle yönetilsin, insanlar sadece Rabbe kulluk etsinler diye… Kullar, kullara, hazza, paraya, makama, mevkiye, statüye kul olmasınlar diye…

Sana darmadağınık olduğun ümidiyle yazıyorum bu yazdıklarımı. Okudun, şahit oldun ve darmadağın oldun değil mi? Bunu ümit edebilmeliyim. O kadar da kötü değiliz; o kadar umarsız, o kadar aman sendeci değiliz, biliyorum. Biliyorum sen oradasın ve beni anlıyorsun. Bunu biliyorum, çünkü kendimi bilmiyor değilim. Ben bu zamanın çocuğuyum. Tıpkı senin gibi… Ortalıkta dolaşan sevinçlerden, üzüntülerden, dertlerden, ümitlerden bağımsız bir hayatım olmadı benim… Ama vazifemin şahitlik olduğunu da bildim ben. İyiliği yaymak, kötülüğü engellemek gibi bir görevimin olduğunu da öğrendim. Adına dava denilen, Allah’ın ismini, isimlerin, cisimlerin ve tüm kesimlerin üstüne çıkartmak görevinin, boynumun borcu olduğuna iman ettim. Seninle bu satırlarda buluşuyorsam, biliyorum ki beni duyuyorsun, oradasın ve anlıyorsun. Sana bu ümitle sesleniyorum ve biliyorum ki sen orada oldukça ümit bitmez.

Sana bu zamanın bir çocuğu olarak sesleniyorum, bu zamanın sözlerinden başka heybemde ne var ki? Sana yeni ne söyleyebilirim ki? Evet, görmek istemediğimiz ve fakat gerçek bir tablo sundum nazarına. Ne yapmanı bekliyorum peki? Bir şey yapmanı bekliyor muyum? Koca koca, deve dişi gibi, lacivert takımlı, kırmızı kravatlı adamların, vicdana giden bağlantıları kurum bağlamış afilli kurumların yapamadığını senden mi bekleyeceğim? Beklentilerimi, klişelerin, köhne sınıflandırmaların ve basit tasniflerin sıradanlaştıran, doğmadan öldüren, başlamadan bitiren hesapçılığına feda etme korkusu içerisinde şunu ifade edeyim ki senden hep daha fazlasını bekledim. Hep daha fazlasını: Bu zamanın ötesinde, birlikte oluşturacağımız bir zamanın rüyasını hiç unutmayacaksın, biliyorum. O rüyayı gördüğün uykuyu hayatın yap, o uykudan hiç uyanma! Sana yeni bir şey söyleyemem belki ama yeni bir dünya tasarlamalıyız dediğimde eski ya da mevcut bana ne diyebilir ki? Şüphesiz biz bu zamanın çocuklarıyız, şüphesiz yaşamak istediğimiz dünyamızın tohumları bu zamanda atılacak. Ama biz rüyası, davası, derdi olanlar, hep farklı olacağız, farklı kalacağız. İçimizde hep bir değişme ve değiştirme direnci olacak. Böyle gelmiş, böyle gider demeyeceğiz. Dünyanın ve bu kirli düzenin değişmesini gerektiğine dair o irademiz hep diri kalacak. Aşkımız, imanımız, sevgimiz kadar öfkemiz, buğzumuz ve nefretimiz olacak. “Adam sen de aldırma geç, git” demeyeceğiz. Sevdiklerimiz kadar sevmediklerimizle, istediklerimiz kadar istemediklerimizle ayakta kalacağımızı unutmayacağız.

Yaşamak istediğimiz dünyayı önce içimizde, zihnimizde, gönlümüzde kuracağız. İçini imar edemeyenlerin dışarıya verecekleri bir şey yoktur. Yaşamak istediğimiz dünyada istemediklerimizi önce içimizde, zihnimizde ve gönlümüzde ıslah edeceğiz. İçini ıslah edemeyenlerin dışarıda düzeltecekleri bir şey yoktur.

Evet, 50 dolara insanların alınıp satıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyayı, insanı, içimizdeki karanlık yandan ibaret sayanlar üretti. Biz böyle bir dünyada yaşamaktan utanıyoruz. Modern köleliğin olmadığı bir dünya mümkündür, biz bu dünyanın rüyasını uyanıkken de görmek istiyoruz. Dünya benimdir, dünya bizimdir, dünyanın gidişatından ben sorumluyum, biz sorumluyuz diyenler modern kölelik meselesini de gündemlerine almalıdırlar.

Kölelik ayaklarımızın altında…

* Tüylerimizi diken diken eden bu tabloları gözümüzün önüne seren Ben Skinner isimli Kanadalı bir gazeteci. Yaşadıklarını “Vahşi Bir Suç: Modern Zamanların Köleliği ile Yüzleşmek” (A Crime so Monstrous: Face-to-Face with Modern Day Slavery) adlı kitapta kaleme almış.


Mehmet Lütfi Arslan
gencdergisi.com


50 dolara insanların alınıp satıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyayı, insanı, içimizdeki karanlık yandan ibaret sayanlar üretti. Biz böyle bir dünyada yaşamaktan utanıyoruz. Modern köleliğin olmadığı bir dünya mümkündür, biz bu dünyanın rüyasını uyanıkken de görmek istiyoruz.

stanbul’un en işlek semtlerinden birisi. Ülkemizde sadece sekiz saat kalacak yabancı turizm acentelerinden birisine giriyor ve şu soruyu soruyor: “Bir kız satın almak istiyorum, bana yardımcı olabilir misiniz?” Soru hiç garip karşılanmıyor. Hemen birkaç telefon görüşmesi yapılıyor ve yabancının isteğini karşılayacak süreç başlıyor. Aynı yabancının Bükreş’teki benzer isteği ise İstanbul’daki kadar uzamıyor. Gördüğü muameleden tir tir titreyen bir engelli kadın getiriliyor, buna karşılık istenen ikinci el araba fiyatından daha az bir miktar. Haiti’de aynı talep çok daha hızlı karşılanıyor. Teklif edilen dokuz yaşında bir kız çocuğu. Fiyat ise sadece 50 dolar. Hindistan’da üç nesildir karın tokluğuna köle olarak çalıştırılan adama göre pahalı ama… Yine aynı bölgede açlık korkusu ile oğlunu satan kadına göre de ucuz sayılmaz sonra...*

Ne kadar farkındasın bilmem ama böyle bir dünyada yaşıyoruz. İnsanın hala bir meta gibi alınıp satıldığı bir dünya burası… Sana gözlerinin hayretle açılmış olduğunu farz ederek yazıyorum. Gözlerin kocaman, değil mi? Yüreğinde sıkışma var, değil mi? Bunu ümit etmek istiyorum. Bu tabloyu normal görmemelisin. Bu sıradan bir şey değil, kardeşim. Bunu sıradan görmemelisin. Yumrukların sıkılmalı farkında olmadan. Dişlerin gıcırdamalı. “Ne oluyoruz” demelisin. Başını ellerinin arasına alıp düşünmelisin…

Biz zaten bunun için geldik dünyaya, biliyor musun? Düşünmek, akletmek ve harekete geçmek için… Bize, kim olduğumuzu, bu dünyaya niye geldiğimizi ve buradan nasıl gitmemizi öğreten kitabımız, bakıp, görüp, ibret almamızı istiyor. Şahitler olmamızı istiyor. Kitabı gönderenin ve kitabı bize bildirenin yeryüzündeki şahitleri olmalıyız. Şahitlik, görmek, duymak, idrak etmek, sonra da tasdik etmek demek… Ne gördün, ne duydun, neye şahit oldun, bir baksana! Nasıl bir tabloya şahit olduğunun ve bunun ne anlama geldiğinin farkında mısın?

Böyle bir dünyada yaşamaktan utanmalısın, kardeşim. Biz böyle bir dünyada yaşayalım diye gelmedik. Biz insanın insana köle olmadığı/yapılmadığı bir dünya kurmak için geldik. Evet, biz dünyayı yeniden kurmak için geldik dünyaya. Halife olmak, vekil olmak bu, biliyor musun? Allah adına, Allah için, Rabbani işler yapmak demek halifelik… O’na naip olmak demek… O’nun adına, O’nun yarattıkları üzerinde tasarrufta bulunmak demek… Biz bunun için geldik dünyaya. O’nun istediği gibi yaşayalım ve O’nun istediği gibi yaşatalım diye… İyilik hâkim olsun, kötülük kalmasın diye… Dünya adaletle yönetilsin, insanlar sadece Rabbe kulluk etsinler diye… Kullar, kullara, hazza, paraya, makama, mevkiye, statüye kul olmasınlar diye…

Sana darmadağınık olduğun ümidiyle yazıyorum bu yazdıklarımı. Okudun, şahit oldun ve darmadağın oldun değil mi? Bunu ümit edebilmeliyim. O kadar da kötü değiliz; o kadar umarsız, o kadar aman sendeci değiliz, biliyorum. Biliyorum sen oradasın ve beni anlıyorsun. Bunu biliyorum, çünkü kendimi bilmiyor değilim. Ben bu zamanın çocuğuyum. Tıpkı senin gibi… Ortalıkta dolaşan sevinçlerden, üzüntülerden, dertlerden, ümitlerden bağımsız bir hayatım olmadı benim… Ama vazifemin şahitlik olduğunu da bildim ben. İyiliği yaymak, kötülüğü engellemek gibi bir görevimin olduğunu da öğrendim. Adına dava denilen, Allah’ın ismini, isimlerin, cisimlerin ve tüm kesimlerin üstüne çıkartmak görevinin, boynumun borcu olduğuna iman ettim. Seninle bu satırlarda buluşuyorsam, biliyorum ki beni duyuyorsun, oradasın ve anlıyorsun. Sana bu ümitle sesleniyorum ve biliyorum ki sen orada oldukça ümit bitmez.

Sana bu zamanın bir çocuğu olarak sesleniyorum, bu zamanın sözlerinden başka heybemde ne var ki? Sana yeni ne söyleyebilirim ki? Evet, görmek istemediğimiz ve fakat gerçek bir tablo sundum nazarına. Ne yapmanı bekliyorum peki? Bir şey yapmanı bekliyor muyum? Koca koca, deve dişi gibi, lacivert takımlı, kırmızı kravatlı adamların, vicdana giden bağlantıları kurum bağlamış afilli kurumların yapamadığını senden mi bekleyeceğim? Beklentilerimi, klişelerin, köhne sınıflandırmaların ve basit tasniflerin sıradanlaştıran, doğmadan öldüren, başlamadan bitiren hesapçılığına feda etme korkusu içerisinde şunu ifade edeyim ki senden hep daha fazlasını bekledim. Hep daha fazlasını: Bu zamanın ötesinde, birlikte oluşturacağımız bir zamanın rüyasını hiç unutmayacaksın, biliyorum. O rüyayı gördüğün uykuyu hayatın yap, o uykudan hiç uyanma! Sana yeni bir şey söyleyemem belki ama yeni bir dünya tasarlamalıyız dediğimde eski ya da mevcut bana ne diyebilir ki? Şüphesiz biz bu zamanın çocuklarıyız, şüphesiz yaşamak istediğimiz dünyamızın tohumları bu zamanda atılacak. Ama biz rüyası, davası, derdi olanlar, hep farklı olacağız, farklı kalacağız. İçimizde hep bir değişme ve değiştirme direnci olacak. Böyle gelmiş, böyle gider demeyeceğiz. Dünyanın ve bu kirli düzenin değişmesini gerektiğine dair o irademiz hep diri kalacak. Aşkımız, imanımız, sevgimiz kadar öfkemiz, buğzumuz ve nefretimiz olacak. “Adam sen de aldırma geç, git” demeyeceğiz. Sevdiklerimiz kadar sevmediklerimizle, istediklerimiz kadar istemediklerimizle ayakta kalacağımızı unutmayacağız.

Yaşamak istediğimiz dünyayı önce içimizde, zihnimizde, gönlümüzde kuracağız. İçini imar edemeyenlerin dışarıya verecekleri bir şey yoktur. Yaşamak istediğimiz dünyada istemediklerimizi önce içimizde, zihnimizde ve gönlümüzde ıslah edeceğiz. İçini ıslah edemeyenlerin dışarıda düzeltecekleri bir şey yoktur.

Evet, 50 dolara insanların alınıp satıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyayı, insanı, içimizdeki karanlık yandan ibaret sayanlar üretti. Biz böyle bir dünyada yaşamaktan utanıyoruz. Modern köleliğin olmadığı bir dünya mümkündür, biz bu dünyanın rüyasını uyanıkken de görmek istiyoruz. Dünya benimdir, dünya bizimdir, dünyanın gidişatından ben sorumluyum, biz sorumluyuz diyenler modern kölelik meselesini de gündemlerine almalıdırlar.

Kölelik ayaklarımızın altında…

* Tüylerimizi diken diken eden bu tabloları gözümüzün önüne seren Ben Skinner isimli Kanadalı bir gazeteci. Yaşadıklarını “Vahşi Bir Suç: Modern Zamanların Köleliği ile Yüzleşmek” (A Crime so Monstrous: Face-to-Face with Modern Day Slavery) adlı kitapta kaleme almış.


Mehmet Lütfi Arslan
gencdergisi.com



Konuşanlar:
ABDULLAH YALNIZ / ESRA KILAVUZ

Prof. Dr. Selahattin TURAN; Yüksek lisans ve doktora çalışmalarını ABD’de Ohio Üniversitesi’nde uygulamalı davranış bilimleri ve eğitimde liderlik alanında  tamamladı. Turan, birçok ulusal, uluslararası dergilerde editörlük ve hakemlik yapmakta olup, onlarca kitap bölümü ve makalesi bulunmaktadır. Şu anda  Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Ana Bilim Dalı’nda öğretim üyesidir. Hocamızla gençlik, gençlerin  kızıl elması ve eğitimle ilgili konuları konuştuk...

ğlence söz konusu olduğunca yığınla genç harekete  geçiyor ama insanlık ya da ülke yararına bir şeyler yapılacağında  sınırlı sayıda genç faaliyette bulunuyor. Örneğin stadyumlar veya konser alanları tıklım tıklım doluyken, faydalı  çalışmalar yapmaya çalışan gençlere baktığımızda bir elin parmaklarını geçmiyor. Neden?

Sorduğunuz soru, aslında Türkiye’nin medeniyeti ile ilgilidir. Doğu toplumlarına, sosyolojik açıdan kolektivist toplumlar  diyoruz; Batı toplumları ise bireyselcidir. Batı’da, yıllardır, serbest piyasa ekonomisi ve liberalizmin ön plana çıkardığı  bazı değerler var: Özgürlük, bireysellik, kendi çıkarını düşünme gibi… Oysaki bizim toplumumuz daha çok başkalarını ve toplumu düşünme, ülkenin geleceğine dair tasarımlar yapma üzerine kuruludur.

Fakat Türkiye’de de son yüz yıldır ısrarla Batı’nın liberal ve bireyselci değerleri özgürlük adı altında verilmektedir. Yani şu anki durum, eğitim sisteminin de bir sorunudur. Başta üniversiteler dâhil olmak üzere, ortaöğretim ve ilköğretimde, çocuklarımıza hayatı bir  bütün  olarak algılama ve bir amaç doğrultusunda yaşama ülküsü kazandıramıyoruz. Okullarımız ve üniversiteler; birer yaşama ve  öğrenme alanı olmaktan çıkarak, diploma dağıtılan ve çocukların o diplomayla iş bulması üzerine kafa yordukları mekânlara  dönüşmüştür. Bu durum sadece gençliğin bir sorunu değildir; toplumsal bir sorundur ve eğitim sisteminin de bir sorunudur.

Bugün gençlerimiz geleceği çok düşünmüyorlar. Şu anda on yaşında olan çocuk, yirmi yıl sonra otuz yaşında olacak ve bu gidişle en büyük sorunu kendi kendini yönetememe olacaktır. O bakımdan eğitim sistemlerinin, sosyal etkinliklerin, üniversitelerin,  anne-babaların çocuklara; kendi kendini yönetebilme, bağımsız ve özgür bir birey olarak varlığını sürdürebilme becerisi  kazandırması gerekiyor. Yani hayatı bir bütün olarak algılayamayan çocuklar, tek boyutlu bir hayata doğru yöneliyorlar.

Gençler olarak facebook, twitter gibi sosyal paylaşım platformlarında çok fazla vakit harcıyoruz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Elektronik ortamdan ve gelişen dünyadan bağımsız yaşamamız mümkün değil. Fakat onu kullanabileceğimiz beceri ve bilince de  sahip olmamız gerekiyor. Meselâ 12 yaşına kadar çocukların internet, facebook ve benzeri şeyleri anne babalarının kontrolünde  kullanmasında fayda var. Dünya değişiyor, değişen bu dünyadan çocukların/gençlerin bağımsız yaşamaları imkânsız. Bir de şu var,  yeryüzünde artık bilgiyi biriktirenler değil bilgiyi paylaşanlar kazanıyor.

Bugün yeryüzünde aradığınız her türlü bilgiyi, otuz yıl önceye  göre nerdeyse %80’ine elektronik ortamda ulaşabiliyorsunuz. Artık bir insana “ayaklı kütüphane” dediğiniz zaman bu kötü bir iltifat  olarak algılanıyor. Çünkü artık bilgi her zaman, her yerde ve her an ulaşabileceğiniz bir nesne hâline dönüşmüş durumda. Ev  ortamındaki çocuklar internetten, hayatı bir bütün olarak algılama ve öğrenme alanı olarak faydalanırlarsa bu çok iyi bir şey.

Diğer taraftan bu sosyal medya ağlarında, kendi toplumumuzun değerlerini, inançlarını, kültürünü, birikimini paylaşırsak iyi olacağı kanaatindeyim. Gençler de bu tür sosyal iletişim ağlarını eğitsel amaçlı kullanabilirler. Örneğin öğretmenler için bütün materyallerini  paylaştıkları bir ortam oluşturulabilir ya da bütün Osmanlı arşivleri elektronik ortama taşınabilir ve bütün dillere çevrilebilir. Veya  Türkiye Cumhuriyeti’nin, Selçuklu, Osmanlı ve Eski Türkler’in bütün tarihsel birikimi ve müzeleri elektronik ortama aktarılabilir.  Ankara’daki ve İstanbul’daki bütün müzeler sanal müzelere dönüştürülebilir ve tüm insanlıkla paylaşılabilir. Bütün insanlığın bilgisi ve birikimi bile bu elektronik ortama taşınabilir.

Bu açıdan baktığınız zaman internetin hayata müthiş bir katkısı var. Meselâ odamda oturup, başka ülkedeki bir akademisyenle ortak  makale yazabiliyoruz. Ya da dünyanın herhangi bir yerinde yazılan bilimsel bir makaleye, aynı anda ben buradan ulaşabiliyorum. Yani  artık bilgiye ulaşmak sorun değil; bilgiyi teknolojiye çevirmek, onu ülkenin lehine kullanabilecek bir emel içinde olmak gerekli…

Bütün dünyadaki değişimlere olumsuz bakma yerine olumlu yönlerini ön plana çıkardığımız zaman zaten olumsuz yanları arka  planda kalacaktır diye düşünüyorum. Önemli olan gençleri veya Türkiye halkını, kitle iletişim araçlarını olumlu yönde kullanmaya  yönlendirmektir.

Her milletin bir kızıl elması varsa öğrenci milletinin kızıl elması sizce ne olmalıdır?



Her milletin bir kızıl elması varsa öğrenci milletinin kızıl elması sizce ne olmalıdır?

Özellikle üniversiteliyseniz: Yaptığınız her işte kendi ve ülkenizin üstün yararını düşünmek, sonra da insanlığı düşünmek şeklinde bir  hedefiniz olabilir. Türkiye’nin daha yaşanılabilir, daha güçlü, daha zengin, daha paylaşımcı, daha özgürlükçü bir ülke olması ülküsüne hizmet eden eylemler içinde olabilirsiniz.

Her öğrencinin şunu bilmesi gerekiyor. Kendisi özgür bir varlıktır ve üstün bir  varlıktır. O bakımdan gençlerin iki şeyi içselleştirmeleri lâzım: Kendilerine güvenmeleri gerekiyor, ikinci olarak da içinde yaşadıkları  topluma güvenmeleri gerekiyor.

Bugün çocuklar apartmanlarda yaşıyorlar ama apartmanlarda hayatı öğrenemezsiniz. Apartmanlar  çocukların yaşantılarını tek boyuta indirgedi. Aslında bizim kültürümüzde, apartman yoktur. Evler bir-iki katlıdır ve mutlaka bahçesi ile  avlusu olmalıdır. Bunun nedeni şu: Evdeki çocuk ve yaşlı ayağını toprağa basacak… Yani topraktan geldik toprağa gidiyoruz gibi bir  anlamı da vardır bu mimarinin. Türkiye’de yapılan araştırmalarda halkın %92’si müstakil evi olmasını istiyor. Bu çok güzel bir taleptir.  Çocuğun kendini öğrenmesi için oyun oynaması, sokaklarda düşüp kalkması gerekiyor.

Kampüslerde; manevi değerlere sahip, dünyayı tanıyan öğrencilerden oluşan yeni bir nesil doğuyor. Fakat yeterince hareketli değiller, çekingenler ve kampüse ait değilmiş gibi yaşıyorlar. Okulu sahiplenmekten ve bir hayat alanı olarak görmektense, “kazasız belasız mezun olayım da kurtulayım” diye düşünüyorlar. Niçin böyle oluyor?

Türkiye’de çok ciddi bir şekilde nesiller arası kopuş yaşanıyor. Biz birtakım değerleri büyükannemizden ve büyükbabamızdan, sonra annemizden babamızdan öğrenerek içselleştiririz. Türkiye’de  aile yapısının yavaş yavaş liberalleşmesi, dağılıp çekirdek aileye dönüşmeye başlaması sonucu bu durum ortaya çıkmıştır.

Bence ülkemizdeki en şanslı nesil, 2000 sonrası doğan nesildir. Hatta onu 1995’e kadar getirebiliriz. Bu nesli Z nesli olarak tanımlıyoruz. Bu neslin bazı özellikleri var: aşırı bireyselci, egoist, internet  odaklı, bireyselci, anne babasına itaat etmeyi sevmeyen. Aslında biz bunları biraz olumsuz özellikler olarak görüyoruz ama bu yüzyılın öngördüğü insan da, yani gençler de toplumsal  değişimden ve hayattan bağımsız değil.

Yani bu gençleri çok iyi eğitebilirsek ve bütün kaynaklarımızı bu gençlere yönlendirebilirsek, gençlerin çok iyi bir potansiyelleri olduğu kanaatindeyim. O söylediğiniz “kendisini, milletini, ülkesini ve  insanlığı düşünen bir nesil” yetiştirebilmemiz için, o ülküye hizmet edecek eğitim sistemleri ve üniversiteler kurmamız gerekiyor. Çünkü üniversitelerimizde çok nitelikli gençler de var ama şunu düşünün: Üniversiteye gelenlerin birçoğu ilk tercihlerini kazanamıyor yani istemediği bölüme geliyor.

Diğer yandan üniversitelerimizde bölümler arası yatay geçiş esnekliği henüz sağlanamadı. Oysa bence isteyen istediği bölümü okuyabilmelidir. Liseyi bitiren her çocuk üniversite okuyabilir. Bunları sınıflamanın, yaftalamanın, dışlamanın gereği yok. Çocuk 4 tane fazla soru cevaplayamadığı  çin istediği bölümü okuyamıyor.

Sizce, bir insanın 25 yaşını geçmeden mutlaka yapması gereken 5 faaliyet nedir?

Aslında güzel bir soru ama 25 yaş çok geç. Burada çocuğun yapması gerekenden ziyade belki anne ve babanın yapması gereken ve okulun yapması gereken, ondan sonra çocuğun yapması gereken şeyler var. Anne babaların çocuğun özgür bir  ortamda yaşayacağı ama koruyucu olmayan platformlarda yetiştirmeleri gerekiyor. Okulların da sadece akademik başarıların ön plana alındığı değil insani değerlerin öncelendiği ve çocukların çok yönlü olarak kendilerini keşfedebildiği birer yaşama ve öğrenme alanı olması gerekiyor. Yani meslekten önce çocuğun veya gencin iyi insan olması, kendisini tanıması, kendisini ifade etmesi gibi birtakım şeyleri öğrenmesi gerekiyor.

Bence gençlerin 25 yaşına kadar mutlaka okumayı bir alışkanlık hâline getirmeleri gerekiyor.

Gençlerin öncelikle kitap okumaları gerekiyor. İkincisi içinde yaşadıkları toplumu, toplumun geçmişini, tarihini ve değerlerini çok iyi tanımaları, onunla ilgili temel kaynakları okumaları ve doğru bir okuma alışkanlığı kazanmaları gerekiyor. Hem  Doğu hem Batı klasiklerinin hem de İslâm klasiklerinin en azından temel olanlarını okumaları gerekiyor. Üçüncü olarak mutlaka dil öğrenilmeli… Kendi geçmişimizi anlamak için Osmanlıca ve Batı’yı anlamak için de iyi derecede İngilizce öğrenmelerinde yarar var. Fransızca ve Almanca gibi diller artık önemini kaybetmiştir.

Son olarak, Genç Dergi okurlarına neler söylemek istersiniz?

Gençlerin 21 yüzyılın öngördüğü yaşam becerilerini, medya okuryazarlığı ve bilişim okuryazarlığı becerilerini içselleştirmeleri ve zamanın çok hızlı geçtiğinin farkında olmaları gerekiyor. Yani bugün öğrendiklerimiz 3 yıl sonra eskiyecek, ona göre  kendimizi hazırlayalım. Bir de gençlerin ömür boyu öğrenmeyi bir hayat tarzı hâline getirmeleri gerekiyor. Öğrenmeyi bıraktıkları zaman hayatı bıraktıklarının farkında olmaları gerekiyor diye düşünüyorum.

gencdergisi.com





Konuşanlar:
ABDULLAH YALNIZ / ESRA KILAVUZ

Prof. Dr. Selahattin TURAN; Yüksek lisans ve doktora çalışmalarını ABD’de Ohio Üniversitesi’nde uygulamalı davranış bilimleri ve eğitimde liderlik alanında  tamamladı. Turan, birçok ulusal, uluslararası dergilerde editörlük ve hakemlik yapmakta olup, onlarca kitap bölümü ve makalesi bulunmaktadır. Şu anda  Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Ana Bilim Dalı’nda öğretim üyesidir. Hocamızla gençlik, gençlerin  kızıl elması ve eğitimle ilgili konuları konuştuk...

ğlence söz konusu olduğunca yığınla genç harekete  geçiyor ama insanlık ya da ülke yararına bir şeyler yapılacağında  sınırlı sayıda genç faaliyette bulunuyor. Örneğin stadyumlar veya konser alanları tıklım tıklım doluyken, faydalı  çalışmalar yapmaya çalışan gençlere baktığımızda bir elin parmaklarını geçmiyor. Neden?

Sorduğunuz soru, aslında Türkiye’nin medeniyeti ile ilgilidir. Doğu toplumlarına, sosyolojik açıdan kolektivist toplumlar  diyoruz; Batı toplumları ise bireyselcidir. Batı’da, yıllardır, serbest piyasa ekonomisi ve liberalizmin ön plana çıkardığı  bazı değerler var: Özgürlük, bireysellik, kendi çıkarını düşünme gibi… Oysaki bizim toplumumuz daha çok başkalarını ve toplumu düşünme, ülkenin geleceğine dair tasarımlar yapma üzerine kuruludur.

Fakat Türkiye’de de son yüz yıldır ısrarla Batı’nın liberal ve bireyselci değerleri özgürlük adı altında verilmektedir. Yani şu anki durum, eğitim sisteminin de bir sorunudur. Başta üniversiteler dâhil olmak üzere, ortaöğretim ve ilköğretimde, çocuklarımıza hayatı bir  bütün  olarak algılama ve bir amaç doğrultusunda yaşama ülküsü kazandıramıyoruz. Okullarımız ve üniversiteler; birer yaşama ve  öğrenme alanı olmaktan çıkarak, diploma dağıtılan ve çocukların o diplomayla iş bulması üzerine kafa yordukları mekânlara  dönüşmüştür. Bu durum sadece gençliğin bir sorunu değildir; toplumsal bir sorundur ve eğitim sisteminin de bir sorunudur.

Bugün gençlerimiz geleceği çok düşünmüyorlar. Şu anda on yaşında olan çocuk, yirmi yıl sonra otuz yaşında olacak ve bu gidişle en büyük sorunu kendi kendini yönetememe olacaktır. O bakımdan eğitim sistemlerinin, sosyal etkinliklerin, üniversitelerin,  anne-babaların çocuklara; kendi kendini yönetebilme, bağımsız ve özgür bir birey olarak varlığını sürdürebilme becerisi  kazandırması gerekiyor. Yani hayatı bir bütün olarak algılayamayan çocuklar, tek boyutlu bir hayata doğru yöneliyorlar.

Gençler olarak facebook, twitter gibi sosyal paylaşım platformlarında çok fazla vakit harcıyoruz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Elektronik ortamdan ve gelişen dünyadan bağımsız yaşamamız mümkün değil. Fakat onu kullanabileceğimiz beceri ve bilince de  sahip olmamız gerekiyor. Meselâ 12 yaşına kadar çocukların internet, facebook ve benzeri şeyleri anne babalarının kontrolünde  kullanmasında fayda var. Dünya değişiyor, değişen bu dünyadan çocukların/gençlerin bağımsız yaşamaları imkânsız. Bir de şu var,  yeryüzünde artık bilgiyi biriktirenler değil bilgiyi paylaşanlar kazanıyor.

Bugün yeryüzünde aradığınız her türlü bilgiyi, otuz yıl önceye  göre nerdeyse %80’ine elektronik ortamda ulaşabiliyorsunuz. Artık bir insana “ayaklı kütüphane” dediğiniz zaman bu kötü bir iltifat  olarak algılanıyor. Çünkü artık bilgi her zaman, her yerde ve her an ulaşabileceğiniz bir nesne hâline dönüşmüş durumda. Ev  ortamındaki çocuklar internetten, hayatı bir bütün olarak algılama ve öğrenme alanı olarak faydalanırlarsa bu çok iyi bir şey.

Diğer taraftan bu sosyal medya ağlarında, kendi toplumumuzun değerlerini, inançlarını, kültürünü, birikimini paylaşırsak iyi olacağı kanaatindeyim. Gençler de bu tür sosyal iletişim ağlarını eğitsel amaçlı kullanabilirler. Örneğin öğretmenler için bütün materyallerini  paylaştıkları bir ortam oluşturulabilir ya da bütün Osmanlı arşivleri elektronik ortama taşınabilir ve bütün dillere çevrilebilir. Veya  Türkiye Cumhuriyeti’nin, Selçuklu, Osmanlı ve Eski Türkler’in bütün tarihsel birikimi ve müzeleri elektronik ortama aktarılabilir.  Ankara’daki ve İstanbul’daki bütün müzeler sanal müzelere dönüştürülebilir ve tüm insanlıkla paylaşılabilir. Bütün insanlığın bilgisi ve birikimi bile bu elektronik ortama taşınabilir.

Bu açıdan baktığınız zaman internetin hayata müthiş bir katkısı var. Meselâ odamda oturup, başka ülkedeki bir akademisyenle ortak  makale yazabiliyoruz. Ya da dünyanın herhangi bir yerinde yazılan bilimsel bir makaleye, aynı anda ben buradan ulaşabiliyorum. Yani  artık bilgiye ulaşmak sorun değil; bilgiyi teknolojiye çevirmek, onu ülkenin lehine kullanabilecek bir emel içinde olmak gerekli…

Bütün dünyadaki değişimlere olumsuz bakma yerine olumlu yönlerini ön plana çıkardığımız zaman zaten olumsuz yanları arka  planda kalacaktır diye düşünüyorum. Önemli olan gençleri veya Türkiye halkını, kitle iletişim araçlarını olumlu yönde kullanmaya  yönlendirmektir.

Her milletin bir kızıl elması varsa öğrenci milletinin kızıl elması sizce ne olmalıdır?



Her milletin bir kızıl elması varsa öğrenci milletinin kızıl elması sizce ne olmalıdır?

Özellikle üniversiteliyseniz: Yaptığınız her işte kendi ve ülkenizin üstün yararını düşünmek, sonra da insanlığı düşünmek şeklinde bir  hedefiniz olabilir. Türkiye’nin daha yaşanılabilir, daha güçlü, daha zengin, daha paylaşımcı, daha özgürlükçü bir ülke olması ülküsüne hizmet eden eylemler içinde olabilirsiniz.

Her öğrencinin şunu bilmesi gerekiyor. Kendisi özgür bir varlıktır ve üstün bir  varlıktır. O bakımdan gençlerin iki şeyi içselleştirmeleri lâzım: Kendilerine güvenmeleri gerekiyor, ikinci olarak da içinde yaşadıkları  topluma güvenmeleri gerekiyor.

Bugün çocuklar apartmanlarda yaşıyorlar ama apartmanlarda hayatı öğrenemezsiniz. Apartmanlar  çocukların yaşantılarını tek boyuta indirgedi. Aslında bizim kültürümüzde, apartman yoktur. Evler bir-iki katlıdır ve mutlaka bahçesi ile  avlusu olmalıdır. Bunun nedeni şu: Evdeki çocuk ve yaşlı ayağını toprağa basacak… Yani topraktan geldik toprağa gidiyoruz gibi bir  anlamı da vardır bu mimarinin. Türkiye’de yapılan araştırmalarda halkın %92’si müstakil evi olmasını istiyor. Bu çok güzel bir taleptir.  Çocuğun kendini öğrenmesi için oyun oynaması, sokaklarda düşüp kalkması gerekiyor.

Kampüslerde; manevi değerlere sahip, dünyayı tanıyan öğrencilerden oluşan yeni bir nesil doğuyor. Fakat yeterince hareketli değiller, çekingenler ve kampüse ait değilmiş gibi yaşıyorlar. Okulu sahiplenmekten ve bir hayat alanı olarak görmektense, “kazasız belasız mezun olayım da kurtulayım” diye düşünüyorlar. Niçin böyle oluyor?

Türkiye’de çok ciddi bir şekilde nesiller arası kopuş yaşanıyor. Biz birtakım değerleri büyükannemizden ve büyükbabamızdan, sonra annemizden babamızdan öğrenerek içselleştiririz. Türkiye’de  aile yapısının yavaş yavaş liberalleşmesi, dağılıp çekirdek aileye dönüşmeye başlaması sonucu bu durum ortaya çıkmıştır.

Bence ülkemizdeki en şanslı nesil, 2000 sonrası doğan nesildir. Hatta onu 1995’e kadar getirebiliriz. Bu nesli Z nesli olarak tanımlıyoruz. Bu neslin bazı özellikleri var: aşırı bireyselci, egoist, internet  odaklı, bireyselci, anne babasına itaat etmeyi sevmeyen. Aslında biz bunları biraz olumsuz özellikler olarak görüyoruz ama bu yüzyılın öngördüğü insan da, yani gençler de toplumsal  değişimden ve hayattan bağımsız değil.

Yani bu gençleri çok iyi eğitebilirsek ve bütün kaynaklarımızı bu gençlere yönlendirebilirsek, gençlerin çok iyi bir potansiyelleri olduğu kanaatindeyim. O söylediğiniz “kendisini, milletini, ülkesini ve  insanlığı düşünen bir nesil” yetiştirebilmemiz için, o ülküye hizmet edecek eğitim sistemleri ve üniversiteler kurmamız gerekiyor. Çünkü üniversitelerimizde çok nitelikli gençler de var ama şunu düşünün: Üniversiteye gelenlerin birçoğu ilk tercihlerini kazanamıyor yani istemediği bölüme geliyor.

Diğer yandan üniversitelerimizde bölümler arası yatay geçiş esnekliği henüz sağlanamadı. Oysa bence isteyen istediği bölümü okuyabilmelidir. Liseyi bitiren her çocuk üniversite okuyabilir. Bunları sınıflamanın, yaftalamanın, dışlamanın gereği yok. Çocuk 4 tane fazla soru cevaplayamadığı  çin istediği bölümü okuyamıyor.

Sizce, bir insanın 25 yaşını geçmeden mutlaka yapması gereken 5 faaliyet nedir?

Aslında güzel bir soru ama 25 yaş çok geç. Burada çocuğun yapması gerekenden ziyade belki anne ve babanın yapması gereken ve okulun yapması gereken, ondan sonra çocuğun yapması gereken şeyler var. Anne babaların çocuğun özgür bir  ortamda yaşayacağı ama koruyucu olmayan platformlarda yetiştirmeleri gerekiyor. Okulların da sadece akademik başarıların ön plana alındığı değil insani değerlerin öncelendiği ve çocukların çok yönlü olarak kendilerini keşfedebildiği birer yaşama ve öğrenme alanı olması gerekiyor. Yani meslekten önce çocuğun veya gencin iyi insan olması, kendisini tanıması, kendisini ifade etmesi gibi birtakım şeyleri öğrenmesi gerekiyor.

Bence gençlerin 25 yaşına kadar mutlaka okumayı bir alışkanlık hâline getirmeleri gerekiyor.

Gençlerin öncelikle kitap okumaları gerekiyor. İkincisi içinde yaşadıkları toplumu, toplumun geçmişini, tarihini ve değerlerini çok iyi tanımaları, onunla ilgili temel kaynakları okumaları ve doğru bir okuma alışkanlığı kazanmaları gerekiyor. Hem  Doğu hem Batı klasiklerinin hem de İslâm klasiklerinin en azından temel olanlarını okumaları gerekiyor. Üçüncü olarak mutlaka dil öğrenilmeli… Kendi geçmişimizi anlamak için Osmanlıca ve Batı’yı anlamak için de iyi derecede İngilizce öğrenmelerinde yarar var. Fransızca ve Almanca gibi diller artık önemini kaybetmiştir.

Son olarak, Genç Dergi okurlarına neler söylemek istersiniz?

Gençlerin 21 yüzyılın öngördüğü yaşam becerilerini, medya okuryazarlığı ve bilişim okuryazarlığı becerilerini içselleştirmeleri ve zamanın çok hızlı geçtiğinin farkında olmaları gerekiyor. Yani bugün öğrendiklerimiz 3 yıl sonra eskiyecek, ona göre  kendimizi hazırlayalım. Bir de gençlerin ömür boyu öğrenmeyi bir hayat tarzı hâline getirmeleri gerekiyor. Öğrenmeyi bıraktıkları zaman hayatı bıraktıklarının farkında olmaları gerekiyor diye düşünüyorum.

gencdergisi.com





Yaşadığımız dünyada bizleri hayal kurmaya iten farklı nedenler vardır. Birine özeniriz hayal kurarız. “Hayal fukaranın ekmeği” deriz, hayal kurarız. “Hedefi olan insan olmak gerekir” der, yine hayal kurarız. Nedenlerimiz farklı olsa da bunlar gerçek olsun isteriz. Bu isteğimiz gerçekleşmeyince de “Ne kadar çalışsam da hayallerime ulaşamıyorum ve çok mutsuzum” deriz. Hayallerimiz gerçekleşmedikçe kendimizi yetersiz hissederiz. Bunun da stres ve hatta daha ileri durumlarda depresyona neden olduğunu görürüz.
Peki, hayal, mutluluk, arzu ve hedef kavramlarının anlamlarını biliyor muyuz? Hayallerimizi gerçeğe dönüştürmek için bunları bilmenin faydası ne?

Deneyimsel Tasarım Öğretisinden hayallerinize ulaşmak için faydalı ve uygulanabilir tavsiyeler:

Hayaliniz ulaşılabilir mi?: Kurduğumuz hayal ne kadar büyük ise o kadar iyidir diye düşünürüz. Sanki o hayale ulaşmak bizim gayretimizle değil de lambadan çıkan cinin sihiri ile olacakmış gibi gelir. Halbuki, DTÖ der ki ulaşabileceğiniz en üst aşamayı isteyin. Ulaştınız mı, işte zihninize başardığınızın ispatı! Hemen seviyeyi bir miktar arttırın. Bu yöntemle, başlangıçta ulaşılması zor görünen hayallerinize adım adım ulaşın.

Hayaliniz mutluluğunuzu nasıl etkiler?: Birileri birşeyi başarmışsa herkes başarabilir. Ama sadece isteyen değil. İsteyip o konuda emek harcayanlar ulaşabilir. Bu nedenle, ne kadar gayret gösterebileceğinizi düşünün. Kendinizden beklentiniz yüksek, dış dünyadan beklentiniz düşük olsun. Çünkü, mutluluk neyle karşılaştığınız değil, ne beklerken ne ile karşılaştığınızdır. O nedenle, kendi gayretinizle başarabileceklerinizi isteyin.

Hayalinizi gerçekleştirmek kontrolünüzde mi?: Elinizdeki imkanlarla gerçekleştirebileceklerinizi isteyin. Bunu yaparken, başkalarının “kendine güvensiz, cesur değil” sözlerine takılmayın. Siz ancak kendi düşünce ve isteklerinizi davranışa dökebilirsiniz. Bir isteğimiz olduğu anda beynimiz aksiyon alabilmemiz için enerji üretir. Bu enerjiyi harcayabilmek için isteğimiz ile ilgili harekete geçmemiz gerekir.  Aksi takdirde harcanmayıp vücutta biriken enerji strese neden olur. Bu nedenle DTÖ der ki, ya istediğin şeyi yap veya yapamayacağın şeyi isteme.

Hayaliniz, hedef mi arzu mu?: Hedef ile arzu genelde birbirine karıştırılır. İsteğiniz sonuca yönelik ve tüketim ile ilgili ise arzudur. Arzu olarak kalan hayalleri gerçekleştirmek çok zordur. Çünkü hiçbir emek sarf etmeden hemen sonuca ulaşmak istenilir. DTÖ ‘ye göre hayallerinize ulaşabilmeniz için onu hedef haline dönüştürmeniz gerekir. Hedef olabilmesi için sonuca ulaştıran sebeplerle ilgilenmeli ve bu konuda bir üretim yapılmalıdır. Yabancı bir ülkede yaşamak gibi bir hayaliniz varsa yabancı dil öğrenmeyi isteyebilirsiniz. Bunu hedefe çevirdiğinizde bir kursa yazılabilir ve gereken emeği ortaya koyarsınız. Bu hem üretimle ilgili, hem kontrolünüzdedir.

Haber: Deneyimsel Tasarım Öğretisi
Yazan: Banu Yaşar DTÖ Designer
donusumkonagi.net



Yaşadığımız dünyada bizleri hayal kurmaya iten farklı nedenler vardır. Birine özeniriz hayal kurarız. “Hayal fukaranın ekmeği” deriz, hayal kurarız. “Hedefi olan insan olmak gerekir” der, yine hayal kurarız. Nedenlerimiz farklı olsa da bunlar gerçek olsun isteriz. Bu isteğimiz gerçekleşmeyince de “Ne kadar çalışsam da hayallerime ulaşamıyorum ve çok mutsuzum” deriz. Hayallerimiz gerçekleşmedikçe kendimizi yetersiz hissederiz. Bunun da stres ve hatta daha ileri durumlarda depresyona neden olduğunu görürüz.
Peki, hayal, mutluluk, arzu ve hedef kavramlarının anlamlarını biliyor muyuz? Hayallerimizi gerçeğe dönüştürmek için bunları bilmenin faydası ne?

Deneyimsel Tasarım Öğretisinden hayallerinize ulaşmak için faydalı ve uygulanabilir tavsiyeler:

Hayaliniz ulaşılabilir mi?: Kurduğumuz hayal ne kadar büyük ise o kadar iyidir diye düşünürüz. Sanki o hayale ulaşmak bizim gayretimizle değil de lambadan çıkan cinin sihiri ile olacakmış gibi gelir. Halbuki, DTÖ der ki ulaşabileceğiniz en üst aşamayı isteyin. Ulaştınız mı, işte zihninize başardığınızın ispatı! Hemen seviyeyi bir miktar arttırın. Bu yöntemle, başlangıçta ulaşılması zor görünen hayallerinize adım adım ulaşın.

Hayaliniz mutluluğunuzu nasıl etkiler?: Birileri birşeyi başarmışsa herkes başarabilir. Ama sadece isteyen değil. İsteyip o konuda emek harcayanlar ulaşabilir. Bu nedenle, ne kadar gayret gösterebileceğinizi düşünün. Kendinizden beklentiniz yüksek, dış dünyadan beklentiniz düşük olsun. Çünkü, mutluluk neyle karşılaştığınız değil, ne beklerken ne ile karşılaştığınızdır. O nedenle, kendi gayretinizle başarabileceklerinizi isteyin.

Hayalinizi gerçekleştirmek kontrolünüzde mi?: Elinizdeki imkanlarla gerçekleştirebileceklerinizi isteyin. Bunu yaparken, başkalarının “kendine güvensiz, cesur değil” sözlerine takılmayın. Siz ancak kendi düşünce ve isteklerinizi davranışa dökebilirsiniz. Bir isteğimiz olduğu anda beynimiz aksiyon alabilmemiz için enerji üretir. Bu enerjiyi harcayabilmek için isteğimiz ile ilgili harekete geçmemiz gerekir.  Aksi takdirde harcanmayıp vücutta biriken enerji strese neden olur. Bu nedenle DTÖ der ki, ya istediğin şeyi yap veya yapamayacağın şeyi isteme.

Hayaliniz, hedef mi arzu mu?: Hedef ile arzu genelde birbirine karıştırılır. İsteğiniz sonuca yönelik ve tüketim ile ilgili ise arzudur. Arzu olarak kalan hayalleri gerçekleştirmek çok zordur. Çünkü hiçbir emek sarf etmeden hemen sonuca ulaşmak istenilir. DTÖ ‘ye göre hayallerinize ulaşabilmeniz için onu hedef haline dönüştürmeniz gerekir. Hedef olabilmesi için sonuca ulaştıran sebeplerle ilgilenmeli ve bu konuda bir üretim yapılmalıdır. Yabancı bir ülkede yaşamak gibi bir hayaliniz varsa yabancı dil öğrenmeyi isteyebilirsiniz. Bunu hedefe çevirdiğinizde bir kursa yazılabilir ve gereken emeği ortaya koyarsınız. Bu hem üretimle ilgili, hem kontrolünüzdedir.

Haber: Deneyimsel Tasarım Öğretisi
Yazan: Banu Yaşar DTÖ Designer
donusumkonagi.net



Eğer siz de elinizdeki paranın geldiği gibi gittiğini düşünüyorsanız ve para biriktirememekten şikayetçiyseniz hemen uygulamaya alabileceğiniz bu ipuçlarını değerlendirebilirsiniz.

Tüketimlerinizi kısın: Deneyimsel Öğreti der ki her hamle iki hamledir. Yani insan örneğin yaşamındaki bir yanlışı bıraktığında iyi olan birini de kazanmış olur. Tüketimlerinizi kısıyor olmanız bütçenizde birikim yapabileceğiniz bir paranın açığa çıkmasına yardımcı olur. Zaman içerisinde alışkanlık haline getirdiğimiz kimi tüketim kalemlerimiz vardır. Sanki zorunluymuş gibidir. Neye ne harcadığınızı gözden geçirin. Evinizdeki elektrikten, su harcamanıza, yol giderlerinize kadar düşünün. Bunu kıssam ne olur kısmasam ne olur diye bakılan harcama kalemlerini azaltmak sonuçta büyük katkılara sebep olur. Hiçbir değişikliği küçümsemeyin.

Üretimlerinizi artırın: Tüketimi azaltmak beraberinde üretimi artırmayı getirir. Bununla birlikte işe üretimlerinizi artırarak da başlayabilirsiniz. Üretim insanın sadece iş yaşamı ile ilgili değildir. Evimiz, çocuklarımız, eşimiz, akrabalarımız, arkadaşlarımız, komşularımızla olan ilişkilerimizi de üretim odaklı hale getirebiliriz. Örneğin evdeki sorumluluklarımızı artırabiliriz. Dışarıdan aldığımız temizlik, yemek yapımı vb. destekler var ise bunları kaldırabilir ya da miktarını azaltabiliriz. Çocuklarımıza dışarıdan bir oyuncak almak yerine evdeki malzemelerle keyif alabilecekleri oyun imkanları oluşturabiliriz. Mesela dışarıdan satın alınan oyun hamurları yerine evimizdeki malzemelerle nasıl yapıldığını öğrenerek oyun hamurumuzu üretebiliriz. Akrabalarımıza almayı planladığımız bir doğum günü ya da özel gün hediyesini el emeğimizle üretebiliriz. Ördüğümüz bir atkı dışarıda satılanlardan çok daha değerli olacaktır. Her yere araba ile gitmek yerine bazılarına yürüyebiliriz. Spor salonlarında vakit geçirmeyi planlamak yerine evimizde kendi işlerimizin sorumluluğun almayı deneyebiliriz.

Satın alma kararlarınızı verirken: Bazılarımız alışverişe çıktığında aklında olmayan pek çok şeyle eve dönüyor olabilir. Belki de dolaplarımızda giymediğimiz kıyafetler, bozulan yiyecekler vardır. Deneyimsel Öğreti der ki, duygularımız arttıkça bilincimiz daralır. Dolayısı ile yanlış kararlar alabiliriz. Doğru satın alma için kararlarımızı mağazalarda değil, dışarıda almalıyız. Peki bu nasıl mümkündür. Alışveriş listesini evinizde oluşturun. Liste harici ürün ve miktarda alışveriş yapmayacağınızın sözünü kendinize verin. Ya da bir kıyafet almak istiyorsanız denemenizi yapın, araştırın ama alacağınız şeye evinizde karar verin. Başlangıçta alışkanlığı olmayanlar için zor gelebilecek olsa da bir süre sonra kolaylaşacaktır.

Harcamalarınızı nakit yapın: Kredi kartı kullanımının çok yaygın olduğu bir dönemdeyiz. Sanki çok büyük bir avantajmış gibi hissettiren kart kullanımı aslında harcamalarımızı belirsizleştirerek yönetimimizi zorlaştırıyor. Artık paraya dokunmuyoruz bile. Bir harcama yaptığımızda da sanki hiçbir şey eksilmiyor gibi hissediyoruz. Aynı kartı nihayetinde cüzdanımıza koyabiliyoruz. Harcamalarınızı nakit yapmak, paraya dokunmak, verdiğiniz miktarın farkında olmak harcamalarınızı otomatik olarak düzenlemenize yardımcı olacaktır.

Az ve düzenli biriktirin: Hiçbir birikimi azımsamayın. Para biriktirmek için maaşımızın yarısını koymak zorunda da değiliz. Her ay düzenli olarak para biriktirme alışkanlığı edinin. Düzenli olarak kenara koyacağınız 20 lira, bir süre sonra önemli bir mebla haline gelir. Oysa belki de pek çoğumuz bunu azımsarız ama sonuca baktığımızda hep daha yüksek rakamları ayırabilme hayalleri içinde elimizde hiçbir birikim olmadan yaşarız. İş aza kibirlenmemekte.

Biriken parayı saymayın: Birikiminiz ne olursa olsun onu saymayın, sürekli hesaplar yapmayın. Gündeminizden ne kadar çıkarabilirseniz paranızın da o kadar bereketlendiğini göreceksiniz.

Veren el olun: Gelirimiz ya da harcamalarımız ne kadar az veya fazla olursa olsun, insanın elindekini ihtiyaç sahibi ile paylaşması bereketin en önemli sırrıdır. Azken vermeyi bilmeyen çokken de veremez der Deneyimsel Öğreti. İmkanlarımız doğrultusunda evimize giren paranın bir miktarını paylaşmak hem huzurumuzu hem de bereketimizi artıracaktır.
donusumkonagi.net
Haber: Deneyimsel Tasarım Öğretisi
Yazan: Selin Alemdar - DTÖ Designer



Eğer siz de elinizdeki paranın geldiği gibi gittiğini düşünüyorsanız ve para biriktirememekten şikayetçiyseniz hemen uygulamaya alabileceğiniz bu ipuçlarını değerlendirebilirsiniz.

Tüketimlerinizi kısın: Deneyimsel Öğreti der ki her hamle iki hamledir. Yani insan örneğin yaşamındaki bir yanlışı bıraktığında iyi olan birini de kazanmış olur. Tüketimlerinizi kısıyor olmanız bütçenizde birikim yapabileceğiniz bir paranın açığa çıkmasına yardımcı olur. Zaman içerisinde alışkanlık haline getirdiğimiz kimi tüketim kalemlerimiz vardır. Sanki zorunluymuş gibidir. Neye ne harcadığınızı gözden geçirin. Evinizdeki elektrikten, su harcamanıza, yol giderlerinize kadar düşünün. Bunu kıssam ne olur kısmasam ne olur diye bakılan harcama kalemlerini azaltmak sonuçta büyük katkılara sebep olur. Hiçbir değişikliği küçümsemeyin.

Üretimlerinizi artırın: Tüketimi azaltmak beraberinde üretimi artırmayı getirir. Bununla birlikte işe üretimlerinizi artırarak da başlayabilirsiniz. Üretim insanın sadece iş yaşamı ile ilgili değildir. Evimiz, çocuklarımız, eşimiz, akrabalarımız, arkadaşlarımız, komşularımızla olan ilişkilerimizi de üretim odaklı hale getirebiliriz. Örneğin evdeki sorumluluklarımızı artırabiliriz. Dışarıdan aldığımız temizlik, yemek yapımı vb. destekler var ise bunları kaldırabilir ya da miktarını azaltabiliriz. Çocuklarımıza dışarıdan bir oyuncak almak yerine evdeki malzemelerle keyif alabilecekleri oyun imkanları oluşturabiliriz. Mesela dışarıdan satın alınan oyun hamurları yerine evimizdeki malzemelerle nasıl yapıldığını öğrenerek oyun hamurumuzu üretebiliriz. Akrabalarımıza almayı planladığımız bir doğum günü ya da özel gün hediyesini el emeğimizle üretebiliriz. Ördüğümüz bir atkı dışarıda satılanlardan çok daha değerli olacaktır. Her yere araba ile gitmek yerine bazılarına yürüyebiliriz. Spor salonlarında vakit geçirmeyi planlamak yerine evimizde kendi işlerimizin sorumluluğun almayı deneyebiliriz.

Satın alma kararlarınızı verirken: Bazılarımız alışverişe çıktığında aklında olmayan pek çok şeyle eve dönüyor olabilir. Belki de dolaplarımızda giymediğimiz kıyafetler, bozulan yiyecekler vardır. Deneyimsel Öğreti der ki, duygularımız arttıkça bilincimiz daralır. Dolayısı ile yanlış kararlar alabiliriz. Doğru satın alma için kararlarımızı mağazalarda değil, dışarıda almalıyız. Peki bu nasıl mümkündür. Alışveriş listesini evinizde oluşturun. Liste harici ürün ve miktarda alışveriş yapmayacağınızın sözünü kendinize verin. Ya da bir kıyafet almak istiyorsanız denemenizi yapın, araştırın ama alacağınız şeye evinizde karar verin. Başlangıçta alışkanlığı olmayanlar için zor gelebilecek olsa da bir süre sonra kolaylaşacaktır.

Harcamalarınızı nakit yapın: Kredi kartı kullanımının çok yaygın olduğu bir dönemdeyiz. Sanki çok büyük bir avantajmış gibi hissettiren kart kullanımı aslında harcamalarımızı belirsizleştirerek yönetimimizi zorlaştırıyor. Artık paraya dokunmuyoruz bile. Bir harcama yaptığımızda da sanki hiçbir şey eksilmiyor gibi hissediyoruz. Aynı kartı nihayetinde cüzdanımıza koyabiliyoruz. Harcamalarınızı nakit yapmak, paraya dokunmak, verdiğiniz miktarın farkında olmak harcamalarınızı otomatik olarak düzenlemenize yardımcı olacaktır.

Az ve düzenli biriktirin: Hiçbir birikimi azımsamayın. Para biriktirmek için maaşımızın yarısını koymak zorunda da değiliz. Her ay düzenli olarak para biriktirme alışkanlığı edinin. Düzenli olarak kenara koyacağınız 20 lira, bir süre sonra önemli bir mebla haline gelir. Oysa belki de pek çoğumuz bunu azımsarız ama sonuca baktığımızda hep daha yüksek rakamları ayırabilme hayalleri içinde elimizde hiçbir birikim olmadan yaşarız. İş aza kibirlenmemekte.

Biriken parayı saymayın: Birikiminiz ne olursa olsun onu saymayın, sürekli hesaplar yapmayın. Gündeminizden ne kadar çıkarabilirseniz paranızın da o kadar bereketlendiğini göreceksiniz.

Veren el olun: Gelirimiz ya da harcamalarımız ne kadar az veya fazla olursa olsun, insanın elindekini ihtiyaç sahibi ile paylaşması bereketin en önemli sırrıdır. Azken vermeyi bilmeyen çokken de veremez der Deneyimsel Öğreti. İmkanlarımız doğrultusunda evimize giren paranın bir miktarını paylaşmak hem huzurumuzu hem de bereketimizi artıracaktır.
donusumkonagi.net
Haber: Deneyimsel Tasarım Öğretisi
Yazan: Selin Alemdar - DTÖ Designer